Hakikat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hakikat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Yüzün Büyübozumu

Neden her birimiz kendi hayatından bir sanat yapıtı çıkarmasın ortaya? Neden şu lamba, bu ev, bir sanat nesnesi olsun da benim hayatım olmasın?  -  Michel Foucault

   Nietzsche, “Deccal”e bir Pindaros alıntısıyla başlar: "Ne karadan ne denizden bulabilirsin Hyperboreioslara giden yolu”. Kuzeyin ve buzun ötesinde yaşayan bu mitolojik ulus ölümü dahi daha güzel bir dünyaya göç olarak deneyimlemektedir. Nietzsche’nin metinlerinden çıkartılabilecek bir oluş olarak Hyperboreios-oluş, yüksek bir olumlama ilkesini, ölümü yaşamın zıttı olarak değil, deneyimin yeni bir veçhesine yönelik bir atılım olarak pozitif kavramayı gerektirir. Yaşamın nihai istikameti olarak ölümden ziyade gündelik deneyimlere içrek ölümün olumlayıcı bir perspektiften keşfini – yani ham kişiliklerimizin (kimliklerimizin) stabil sıkıcılığının ötesine doğru bir sıçramayı – ifade eder. Bu sıçramayı imleyen, “Öznenin Ölümü” konseptinin aktif bir politik yönsemeye tabi tutulmasıdır. Bu ölüm; Deleuze’ün “İçkinlik: Bir Yaşam” metninde bir Dickens öyküsündeki “near death experience” ile gösterdiği aşkınsal alanla kurulacak iletişim için sürekli yeniden üretilmelidir. Önemli olan ölüm söz konusu olduğunda bile kimliklerimizin ötesinde bir tekillik, bir kişilik-dışı, estetik-eyleme biçimi çıkartabilmektir. Foucault’nun da Bilginin Arkeolojisi”nde “artık bir yüze sahip olmamak için” yazdığını ifade ettiği satırlardaki duyarlılığının da Hyperboreias-oluş olarak tanımladığımız düşünce biçiminden hiç de uzak olmadığını ifade edebiliriz. Bu yeni Hyperboreias-oluşla birlikte düşüncenin yeni bir imgesine doğru ilerleriz. Bu hareket düşüncenin etik ve estetik bir radikal eylemcilik siyasetiyle birleşimine doğrudur.  Yaşam söz konusu olduğunda söylenenin ardındaki bir özneden kaynaklanmaktansa, amaç, Foucault’nun “Söylemin Düzeni”nde belirttiği gibi “anonim bir mırıltıya” dönüşmek, Ferlinghetti’nin “dördüncü tekil şahıs” kipi olarak nitelediği kişilik-dışı bir güce ulaşmaktır. Anlatılmak istenen “Bir … olarak ben” gibi ifadelerin kimlik fetişinden kurtulup tüm küçük algıcıklara-molekülerliklere mutlak bir açılış anlamında algılanamaz-oluşa (devenir-impercetible) kadar akımı ve bağlantıyı çoğaltmaktır. Foucault düşüncesinde çarpıcı olan Kant’ın “öyle eyle ki” şeklinde ifade ettiği “kategorik imperatif”ini yaşamın güçlerine doğru bükmektir. Bu noktada “kategorik imperatif”inin yerini kimlik kabuklarının ve özdeşleşme yanılsamalarının ağırlığının kırıldığı andaki sonsuz hafifleme, yani yeni bir yaşamın içkinlik düzlemi alır. Foucault metinleriyle kurulan uzun soluklu bir ilişkide okur şu anonim fısıltıyı duyacaktır: “öyle eyle ki yaşamın, düşüncenin henüz keşfedemediği bir deneyim alanında süzülen bir sanat eserine dönüşsün”.

    
    Deleuze, Foucault monografisinde “burada adeta Marx’tan beri ilk kez yeni bir şey ortaya çıkmaktadır.” ifadesini kullanır. Foucault’nun delilikten cinselliğe, dilsel deneyimden cezalandırma ve dostluğa dek uzanan çalışma nesnelerinde “piç kurusu özne”den (Nietzsche) azade yeni bir düşünce imgesi keşfederiz. Bilgelik sevgisi olarak felsefenin yerini stultitia (çılgınlık)-sevgisi olarak felsefe alır. Hakikat istencinden hareketle gerçekleşen felsefi çaba ise yerini hakikat talep ederek (itiraf pratiği) özneleştiren iktidar teknolojilerinden aktif bir kaçış planına bırakır. Foucault bu yeni düşünce imgesiyle iktidar-direniş simetrisini asimetrik kılarak direnişe yeni bir l’homme revolte (Başkaldıran İnsan) armağan eder. 

Duvarı Törpülemek

      İktidarın tahammül edilemez maddiliğini bedeninde hisseden, “artık bir yüze sahip olmamak için” yazan Foucault’nun belirgin bir çehresini çizmek neredeyse imkansızdır. Modern deneyimin dehlizlerinde dolaşan Foucault düşüncesi, özneler olarak kurulma sürecinde kapatıldığımız iktidar uzamının çeperinde bir çatlak oluşturmanın peşindedir. Foucault düşüncesinin iktidar uzam-zamanında anlamlandırılamayan bir yarık olarak bir “Olay” (Événement) felsefesi olduğunu söyleyebiliriz. Foucault felsefesinin bir olay felsefesi olarak anlamı Batı metafiziğinde bir nirengi noktası işlevi gören “derinlerdeki bir hakikat” düşüncesinden sıyrılmasından ve düşünceyi “hakikatin yüzeydeki ağırlığı”ndan kurtarmasından ileri gelmektedir. Bir ideoloji veya yanlış bilincin altında saklı kalmış bir hakikatin gün yüzüne çıkarılmasının yerini verili bir hakikatin yaşamsal düzenlemelerde meşru olarak dayatılmasına karşı özcü olmayan bir başkaldırı alır. Hakikat ve İktidar başlıklı söyleşisinde Foucault “söz konusu olan, hakikati her türlü iktidar sisteminden kurtarmak değil[dir], –hakikatin kendisi zaten iktidar olduğuna göre, bir kuruntu olmaktan öteye gideme[yecektir bu].” ifadelerini kullanacaktır. Mesele, bireyin derinlerde sakladığı bir hakikati keşfetmesi –itiraf etmesi – ve bu şekilde özneleşmesine karşı pek çok farklı pratikle bir hakikate sabitlenmiş öznenin kendi sözde hakikatine karşı bir dizi strateji geliştirmesidir. “Bugünkü hedef belki de ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir.” şeklindeki ünlü ifadesinde, Foucault, öznenin kendiyle ilgili sözde kökensel bir hakikate sabitlendiği beyaz duvarı Van Gogh gibi “törpülemenin” peşindedir; yani kapatıldığımız iktidar uzam-zamanına göre dışsallaşmayı duvarın ötesine geçmeyi planlamaktadır. Foucault’nun kimlik ve özdeşleşmenin büyüsünü bozan bir büyübozum tekniği geliştirdiğini söyleyebiliriz. Kimliklerin logos mantığına uygun bir biçimde dağıldığı “iktidarın mikrofiziği”nde kısıldığımız kapandan çıkmak için “şimdinin eleştirel ontolojisi”ni yapmak, yaşamımızı bir sanat eserine dönüştürmektir söz konusu olan. Foucault’yla birlikte Augustinus’un “İtiraflar”ında ilk örneğine rastladığımız “modernus”un tarihsel bir sıçrama olarak gelecek vurgusuyla formüle edilişini alaşağı eden bir şimdilik vurgusu, yani yeni bir “modernus”a doğru yol alırız. Sözcelerimizi önceleyen bir logostan kopmak, Foucault’nun “Ölüm ve Labirent”teki ifadesiyle “dilin ontolojik çatlağı”nı bulmak, özne olarak içselliğimizi kuran iktidar süreçlerinden yeni “öznellik biçimleri” keşfederek kurtulmak yeni “modernus”un temelidir. Modernlik sözde bir telosa doğru ilerleyen tarihin gerektirdiği yeniliklere uyum sağlamak ve bu telosun gerçekleşeceği nihai sona dek özdeşleşme sürecine katılmak değil, bize modernitenin dayattığı öznellik kiplerine karşı sürekli bir kuşku vasıtasıyla bir ethos geliştirmektir. Belki de Foucault’nun Cittavecchia sahilinde büyük bir tutkuyla okuduğu Zamana Aykırı Düşünceler’i (Nietzsche) bulmak, Çağ-dışının Gezintileri’ne kulak vermektir önemli olan. Ötekinin uzun sürgününü iktidar uzam-zamanında açılacak bir çatlak için aktif bir politik güce çevirmek, yani delilerin açık denize salındığı Narrenschiff’in (Deliler Gemisi) dümenini polise (kent) doğru kırmak…



  Söylem-öncesi şeylerin biçimsiz zenginliğinde kaybolmaya, diyagramın form dayatan süreğenliğinden kurtulmaya yönelik belirgin arzu biçimleri Foucault’nun teorik serüvenini teşkil etmişti. Ancak “söylem-öncesi şeylerin biçimsiz zenginliği” tabiri asla bir kökencilik olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü Foucault için “Nietzsche, Soykütük ve Tarih” makalesinde belirttiği gibi asla bir Ursprung (köken) mevcut değildir; yalnızca Herkunft (Soy) söz konusudur.  Örneğin, Foucault için pek çok söylemsel ve kurumsal üretkenlik biçimleriyle simgesel bir biçimde kurulan cinsellik söyleminin altında saf bir seks yoktur. Foucault, söylem-öncesi şeylerin zenginliğini göstererek kimliklerin olumsallığını göstermektedir; kültürümüzün kökensel tercih momentlerinde kurduğu hakikat rejimlerinin büyüsünü yaşamın lehine bozmaktır. Kendi “dogmatik uyku”sundan uyanan insanın insan-merkezcilikle birlikte geçtiği “antropolojizm uykusu”nun da bir gün dalgaların vuruşuyla yokolacağını ifade ederek “İnsanın Ölümü”nü ilan eden Foucault’da bu ölüm tıpkı Hyperboreios-oluş gibi pozitif bir anlam taşır. Bir söyleşisinde belirttiği gibi “siliniş-ölüm’e anlam ve güzellik katmayı denemek”tir önemli olan. Buradaki kasıt yalnızca estetik değil radikal bir biçimde politiktir. Foucault’da etik, estetik ve politika gibi alanların kesişmesi söz konusudur. Foucault’nun “varoluş estetiği” ve “kendilik kaygısı etiği” gibi düşünceleri öznenin ölümü konseptinin radikal politik bir perspektifte ele alınışından başka bir şey değildir. 



Yeni Bir L’Homme Revolte

     Ütopik Beden başlıklı makalesinde “bedenleri cehenneme döner ruhu ele geçirilenlerin” ifadesini kullanır Foucault çünkü  artık iktidarın bedeni keşfiyle birlikte Gözetlemek ve Cezalandırmak’ta ifade ettiği gibi, ruh bedenin hapishanesine dönüşmüştür. Ruhu kapana kıstıran tüm düzenlemelerden çıkış, öznelerin çizgisel akışını iktidarın mikrofiziğinin belirlediği bir dramaturjide birbirine bağlayan düğümü açmak, büyüyü bozmakla mümkün olacaktır. Burada somutlaşmakta olan fikir yüzün büyübozumudur. Yüz, kimliklerimizin somut dışavurumu olarak tasavvur ettiğimiz şey, iktidarın tahammül edilemez maddiliğinin yüzeye ulaştığı o korkunçluktur. Foucault’nun Hıristiyan pastoralliğinde saptadığı ve psikanalizde sürekliliğini yakaladığımız itiraf ritüeliyle (günah çıkarma ya da psikanaliz divanına uzanmak) kendinde derin bir anlamın keşfine davet edilen ve bu şekilde kimliklere sabitlenen öznenin kapana kısılmışlığını yüzün büyübozumuyla aşmak, yeni öznellik biçimlerine hareket kazandırmayı sağlayacaktır. Yüzün büyübozumu “ayna evresi” gibi safhaların ifade ettiği özneleşme sürecine bir başkaldırıdır. Özne, sabitlendiği duvarın ötesiyle karşılaştığı anda söz konusu olan bir çokluk olarak deneyimin imkanının, yani ön-bireyselliğin keşfidir. Bu radikal bir kimliksizleşme sürecidir, kimlikler üzerinden dramaturjisi kurulan iktidar sahnesinde bir “olay”dır söz konusu olan. “Bana ne arzu ettiğini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” düzeneğinin kırıldığı – Foucault’nun ifadesiyle “kimlik belgesi ahlakı”nın yaşamın güçlerinin el erimindeki bir etikle aşıldığı – noktada iktidar uzam-zamanının büyüsü çeperde açılan yarıktan akan sonsuz deneyim olanaklarıyla bozulur. Foucault felsefesinin kendilikten bir “olay” yaratma felsefesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu Deleuze’ün klişeler toplumu olarak ifade ettiği tekdüze iktidar semiyotiğinde farklı olanı yakalamamızı sağlayacak bir imgenin yaratılmasıdır. Foucault’nun kişinin kendi hayatını sanat eserine dönüştürmesine yönelik vurgusu bu yöndedir. Artık yeni örneklerine sosyal medya dispozitifinde rastladığımız itiraf kültürünün dışına çıkış, gerçek iletişimin bir olanağıdır. Deleuze “Baskıcı güçler insanların kendilerini ifade etmelerine engel olmuyor, tam tersine onları kendilerini ifade etmeye zorluyor” ifadesini kullanıyordu. Foucault ise bir söyleşisinde suskun kalmayı “insanlarla ilişki kurmanın çok daha ilginç bir yolu” olarak ifade eder. Artık çok farklı biçimlerine rastladığımız bir özneleştirme aracı olarak itiraf kültürüne karşı Foucaultcu düşünce suskun bir estetin mücadelesidir. Bu mücadele duvarın ardındaki sonsuz deneyimselliği göstererek tekilliklerin buluşmasının, kimlik hücrelerinden çıkışın yani gerçek bir karşılaşma ve iletişimin olanaklılık düzlemidir. Foucault düşüncesi kendimize dair bir hakikati itiraf ederek kurduğumuz kimliklerin öznesi olmamızı hedefleyen iktidara karşı suskun, kimliksiz bir eylem felsefesidir. Deleuze’ün ifade ettiği gibi “söylenecek hiçbir şeyin olmaması, hiçbir şey söylememe hakkı ne büyük bir nimet; çünkü ancak o zaman nadir olan şeyi yakalama şansı doğar”. “Nadir olanı yakalamak” bu bir olay düşüncesinin ifadesidir. Öznenin kendinden bir kişilik-dışı bir tarz yaratması kendilikle ilgili hakikat talep eden iktidara karşı suskun kalması, olayın olanaklılığını aramaktır. 

    Yüzün büyü-bozumu öznenin ölümü düşüncesinin yeni bir politik tahayyülle buluştuğu noktadır. Foucault Güzel Tehlike başlıklı söyleşisinde ölümün alternatifinin hayat değil, hakikat olduğunu söylüyordu. Hakikat büyüsel bir iktidar mekanizması olarak işlev görmektedir; buna karşın ölüm öznenin bir kimliğe sabitlendiği varoluş biçimlerinin ölümü olarak kavranmalıdır. “Siliniş-ölüme” bir estetik katmak insan suretinin dalga vuruşlarıyla yok olduğu kumsalda dalgaların uzanamayacağı bir mesafelendirmeyle hiçbir simgenin yakalayamacağı yeni bir imge yaratımı olarak karşımıza çıkar.


  
    Foucault’nun armağanı olarak yeni “l’homme revolte” bir marjı romantize ederek diyalektik bir biçimde kurduğumuz mücadele düşüncesinin ötesine geçmemizi sağlayacaktır. Direnişin bu diyalektik imgesi iktidarın somutlandığı bir kimliğe karşı saf addettiğimiz bir kimliği koyarak kurulmaktadır. Ancak Foucault’nun İhlale Önsöz metninde belirttiği gibi, sınır kendini yalnızca ihlalin varlığıyla var eder. İktidar kendi normal kimliğini bir anormal kimliğin varlığıyla kurmaktadır. Ve bu aynı ile ötekinin birbirini kurduğu simetrik ilişkide nadir olanı yakalamanın hiçbir olanaklılığı yoktur. Foucaultcu “l’homme revolte” kendi yüzünü kaybetmiş, kimliksiz bir direnişçidir; iktidarın ona dayattığı bir tepkisel kimlik üzerinden değil kendi yaratımı olan öznellik biçimlerine bel bağlar. Bu yeni kimliksiz “l’homme revolte” iktidar-direniş simetrisini asimetrik kılarak köle ahlakının ötesinde bir devrimci siyaseti mümkün hale getirir. Foucault düşüncesi iktidar sahnesinin dayattığı rollerden kaçışın ve Nietzscheci “kendi hayatlarımızın şairi olma” düsturunun felsefesidir. Karşısına geçmekten keyif aldığımız ya da karşısına getirildiğimiz aynaların bizi sabitlediği toposa karşı yüzünü kaybetmek, hayatından bir sanat eseri oluşturmak, aynanın asla yakalayamacağı bir metastabliteye ulaşmak, bir Hyperboreios’a dönüşmek için Foucault’nun gülüşüne biraz yakından bakmak, ona kulak vermek gerekiyor. Bu tehlikeli düşünür bir yaşam düşünürü olarak kavranışı heyecanlı ve bir o kadar devrimci bir serüvenin başlangıcı olabilir.

    Geçtiğimiz ay Dedalus’tan çıkan David Macey’nin "Foucault Hakkında Herşey" başlıklı eseri yaşamı ve teoriyi birbirinden ayrı görmeyen bu filozofun yaşamıyla kurulacak bir temas için iyi bir başlangıç noktası olabilir. Ancak eserde “bilinçdışı” gibi başat bir mefhumun “bilinçsizlik” şeklinde çevrilmiş olması ve bazı diğer hatalar ciddi bir editöryel soruna işaret ediyor. 1990’lardan bu yana söz konusu olan çeviri atılımı Türkiye’deki düşünsel ortamı heyecanlandırıyor olsa da, çeviride nitelik problemi halen daha ciddi bir sorun olarak karşımızda duruyor.

Çağrı Uluğer

Bu yazı "Mesele" dergisinin 102. sayısında yayınlanmıştır.

18 Ağustos 2015 Salı

Hakikatin Faili İktidarın Madunu Entelektüel

    Michel Foucault, 1973 yılında Billancourt’daki Renault fabrikasından militan bir işçi olan Jose’yle yaptığı sohbette Jose’nin entelektüelin, sömürülenlerden gelen ışığı yansıtan bir ayna işlevi gördüğüne yönelik sözünü “entelektüelin rolünü biraz abartmıyor musun, acaba?” şeklinde kesmekten kendini alamaz. Entelektüelin söz konusu rolü ile ilgili mübalağa, Kıta Avrupası düşüncesinde 0lar ve 70lerde gerçekleşecek düşünsel kırılmalara dek geçerliliğini koruyan hakikatin efendisi, toplumun bilincinin/vicdanının sözcüsü, evrenselin bir taşıyıcısı olan “öncü” yani bir nevi “kutsallığa” sahip olduğu düşünülen “peygamber entelektüel” modeline yönelik inanca ve bu inancı mümkün kılan yabancılaşma, ideoloji, mutsuz bilinç, gibi kavramlarla anlam bulan teorik perspektiflere dayanmaktaydı. Foucault dönemindeki jenerasyona dek düşünce, öznellik ve bilgi konusundaki bilgimizi yapılandıran kökeni Platon’a giden ve felsefe tarihi içinde hakikat ve görünüş ya da numenon ve fenomenon gibi değişik biçimler alan ayrımlardan yola çıkarak, öznelliğin belirli bir dışsal etkenler tarafından üretilen yanılsamalarla –ideolojiyle– manipüle edildiğini ve hakikatin bu şekilde görünmez kılındığını ifade eder. Modern sosyal bilimin ya da Marksizmin bu düşüncesi, rasyonalite yoluyla ulaşılabilir olan bilginin, özünde nesnel, nötr (modern sosyal bilim, pozitivizm) ya da özgürleşimci (Marksizm) olduğunu öne sürer. Yani özne rasyonalite yoluyla sahip olduğu bilgiyle özgürleşip, örtünün altında saklı kalmış hakikate ulaşabilecektir. Ve nihayetinde bu hakikatin eylem yoluyla değiştirebilirliği yani öznenin kuruculuğu söz konusu olmuştur. Bu düşüncenin Marksizm’in tarihsel olarak en öne çıkmış yorumu Leninizm için karşılığı bir öncü parti ve partinin ihtiva ettiği entelektüel kadrosunun bilinç taşımasıyla işçi sınıfının kendi ontolojik ayrıcalığı ve öncülüğünün farkına varmasıdır. Gramsci’nin  ifadesiyle “Organik Aydınlar”ın rolü partiye bağlı olarak ürettikleri bilgiyi fenomenlerin yanılsamalı dünyası yani ideoloji tarafından yabancılaştırılan işçi sınıfına taşıyarak hakikati apaçık bir şekilde gözler önüne serebilmekti. Ancak tarihsel ilerlemenin motoru işçi sınıfının öncüsü olan entelektüel nosyonunun sonucu yıkılan burjuvazinin yerine “bürokratik bir burjuvazinin” geçmesi oldu. 1956 yılında Kruşcev raporlarının şok etkisinden sonra “Sosyalizm ya da Barbarlık” grubu üyelerinin çıkardığı “Arguments” dergisinin yazar kadrosu (Edgar Morin, Cornelius Castoriadis, Jean François Lyotard, ve Roland Barthes gibi isimler) kendilerine “Marksizm-sonrası” aydınları adını verir. Artık aydınlar Foucault’nun “komünistoloji” olarak tanıladığı Komünist Partinin Marx’ı kullanma biçimi üzerindeki ipoteğine başkaldırır. “Arguments” dergisinin 1962’de başlangıçtaki söylemlerine ve Marksizme karşı büyük bir hayal kırıklığıyla kapanmasının ardından 1968 Mayısında FKP’nin eylemlerin önüne set çeken ve trajikomik bir biçimde de Gaulle’le aynı konuma düşen tavrı söz konusu kopuşu radikalleştirir. 68 Mayıs’ı, devrimci hareketi, iktidara karşı iktidarı aratmayan bir biçim almış olan kurumsallaşmış Marksist-Leninizm’in boyunduruğundan kurtarmıştır. Başkaldırı, öznelerin kendiliğinden eylemlilikleri içinde olumsallığa yakalanma potansiyelini varolduğunu ve pratiğin doğru aracı yaratacağını göstermiştir. Foucault’nun deyimiyle, 68 Mayıs’ı, devrimci düşünceyi “iktidara aşık olmuş” olan “siyasi asetikler, hırçın militanlar, teori teröristleri, siyasetin ve siyasi söylemin katışıksız düzenini korumak isteyenler. Devrim bürokratları ve hakikat memurları”nın hareketi boğan “öncülük” hevesinden azad etmiştir. Artık Fransız düşüncesi Marksizmi kendine payanda etmeyi bırakır ve Ali Akay’ın deyimiyle “Tekil Düşünce”ye yönelir. Yaşanan bu paradigma değişimiyle beraber entelektüelin rolüne yönelik yeni bakış açıları doğmuştur. Foucault ve Deleuze’ün L’Arc dergisi için entelektüelin konumu ve rolü üzerine yaptıkları söyleşide konuya yönelik yeni fikirler karşımıza çıkmaktadır. Artık teoriyi mutlak görüp aşkınlaştıran, pratiği, adeta, teoriyi haklı kılmak için kullanan bakış açısının yerine teoriyi “alet çantası” olarak ele alan bir bakış açısının geçişi söz konusudur. Yani pratiğin teoriye tabi kılınmasının yerini teorinin pratiğin emrine verilmesi almıştır. Artık teori “tarihsel bir matematik” öne sürmez, yalnızca pratik için doğru araçlar yaratmayı kendine amaç edinir. Foucault’nun “spesifik entelektüel” deyimi bu yeni teori anlayışının bir sonucudur. Ancak spesifik entelektüel deyiminin aydına yönelik yeni konumlandırmasını anlamak için Foucault’nun arkeoloji ve soybilim yöntemiyle ortaya koyduğu epistemik savları incelemek gerekmekte…



Söylemin -Temsili- Düzeni = Hakikat?

    Foucault’nun arkeolojik yöntemi doğru bilginin yöntemini aramanın beyhudeliğine işaret eder. Arkeolojik çözümleme için önemli olan belirli bir çağda bilgi rejimlerinin nasıl kurulduğu yani şeylerin bilgisinin doğru ya da yanlış olarak nasıl kurulduğudur. Foucault’nun yöntemi “bazı ifadelerin doğru bazı ifadelerin yanlış olduğunun tespit edilmesine imkân veren kuralların ne olduğunun araştırılmasıdır.” Foucault dikkatini düşüncemizin çeperlerini görünür kılmaya yönlendirir. Aslında hakikat olmayan ama hakikat işlevi gören söylemlerin nasıl kurulduğuyla ilgilenir. “Foucault için, hakikati aramak, hakikat oyunlarını, belirli bir anda iktidar ilişkilerinin nirengi noktası haline gelen nesnelerin –haklarında doğruyu ya da yanlışı söylemenin belirleyici bir şeyi temsil ettiği nesnelerin– kurulma tarzını, eski durumuna kavuşturmaya çalışmak demektir.”

    Bu noktada Foucault’nun “hakikat oyunları” (jeux de verite) kavramı açıklayıcı olacaktır. Foucault için söylem şeyleri “doğru yanlış oyunu”na sokarak belirli bilme biçimlerini bilgi rejimi içinde hiyerarşik olarak alt kısımda konumlandırır. Ve bu şekilde düzenli olarak hakikat etkileri yaratır. Bu hakikat etkileri kurumsal bir yapıyla desteklenir ve hakikatin kuruluşu bu şekilde mümkün olur. Foucault’nun önemli ayrımı bilgi (savoir) ile bilme (connaissance) arasındadır. Bilgi, belirli bir çağın koşullarında kendini bilimsel ya da kurumsal söylemlerle ortaya koyan hiyerarşik anlam bütünleridir. Bilme ise söylem şeklini alamayan ve aslında söylemin kurduğu bilgi rejimleri tarafından hiyerarşik olarak aşağıda konumlandırılan yani dışlanan bilme biçimleridir. Örneğin klasik çağda (17.yy) yavaş yavaş kurulan deliliğin bilgisi, söylemde “akıl hastalığı” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu söylemsel oluşum kendini tımarhane kurumunun doğuşuyla perçinler. Klasik çağ için delilik olgusunda bilme (connaissance) delinin sahip olduğu bilme biçimlerine tekabül eder. Yani Foucault için söylem, temsil etmeye kalktığı ve aslında hakikat olmayan ifadeleri belli bir bilgi rejimi altında bütünleştirerek hakikati bizzat kurmaktadır. Ancak söylem “tarihsel bir a priori’ye” yani epistemeye bağlıdır. Episteme belirli çağlarda belirli söylemlerin doğuşunu mümkün kılan koşullar bütünüdür. Klasik çağdan önce hakikat oyunlarına tabi tutularak bir bilgi rejiminde konumlandırılmamış olan delilik olgusu ancak klasik çağ’ın epistemesiyle bir hakikat söylemine dönüşebilmiştir. Episteme –yani Foucault’nun soybilim yöntemine geçişiyle beraber “iktidar” olarak kavramsallaştırdığı ilişkiler bütünü- söylemle söylemin temsil etmeye kalktığı şeyler arasında bir bağdaşıklık kurulmasını sağlar. Söylem ve olgular arasında anlamlı bir bağdaşıklık, bir hakikat olduğu varsayımı iktidar tarafından yaratılır ve yeniden üretilir. Soybilim bu noktada hakikat istencinin iktidar istencinden ayrı tutulamayacağını ifade eden Nietzscheci bakış açısından yola çıkar ve söylemin maddi koşullarına yani söylemsel olmayan pratiklere -doğrudan iktidara- yönelir. Soybilim söylem yoluyla kurulan bilginin deneyimselliğe dönüşerek öznelliği nasıl kurduğunu açıklığa kavuşturan bir yöntemdir. “Soybilim projesinin altında yatan şey ne empirizm ne de kelimenin alışıldık anlamında pozitivizmdir: söz konusu olan yerel, süreksiz, diskalifiye olmuş, meşrulaşmamış bilgileri, onları doğru bir bilgi adına, birilerinin elindeki bir bilimin hakları adına süzgeçten geçirecek, bir hiyerarşi içine yerleştirecek, düzenleyecek birleştirici teorik bir merciye karşı harekete geçirmektir. Dolayısıyla soybilimler daha dikkatli ya da daha kesin bir bilim biçimine yapılan pozitivist bir dönüş değildir, soybilimler tam anlamıyla anti-bilimlerdir.” Soybilim hakikat söylemlerinin aslında hakikatı kurduğunu ve hakikatın iktidar ilişkileriyle olan rabıtasını ifşa eder. Foucault İnsan bilimlerinin doğa bilimleri gibi aslında gerçek bir nesneye sahip olmadığını, insan bilimlerinin epistemik kökenlerinin kuşkulu ve kaypak oluşunun insan bilimlerini iktidar ilişkilerine açık kıldığını belirtir. Foucault, moderniteyle birlikte düşüncenin dogmatizmin uykusundan uyanarak antropolojizmin (insan mutlaklaştırmasına dayanan evrenselci indirgemeci açılımlar) uykusuna yattığını ve aslında dünyanın büyüsünün hiç de bozulmadığını yalnızca yeni bir büyünün keyfine kapıldığımızı ifade eder. Hakikat söylemleri indirgemeciliği ve evrenselliğiyle olguları tek bir merkezde toplayarak belirli bilgi rejimleri belirlemekte ve hiyerarşide üst konumda olan bilme biçimlerinin deneyimleriyle öznelliği kurmaktadır. Hakikat yalnızca bir kurgudan ibarettir. Garfinkel’in etnometodolojisiyle Foucaultcu analizi birleştirebilirsek; söylemin düzeni yarattığı hakikat etkileri sonucu öznelliği kurar ve öznellik, belirli bir hakikat söylemi çerçevesinde somutlanan-kısıtlanan deneyimlerin öznesi olmaya alıştığı için hakikati gündelik hayat içerisinde sürekli yeniden üretir. Foucault’nun hakikat, bilgi/iktidar ve öznellik arasında kurduğu bu ilişkisellik Kıta Avrupa’sı düşüncesinde temel bir kırılmaya işaret eder. Kurucu özne nosyonunun yıkılışı… Öznelliğin bir kurulan oluşu Platoncu düşünceyi altüst eder. Foucault, Platon’dan beri bilginin ön gerekliliği olarak ele alınan öznelliğin bir kurgu olduğunu ifade ederek kuşkunun yorumbilgisini kuşkulu hale getirir. Bilgi pozitivistlerin iddia ettiği gibi nesnel ya da Marksistlerin iddia ettiği gibi özgürleşimci değildir. Bilinç hakikati kavramamızı değil, hakikatin içinde var olabilmemizi sağlamaktadır. “Hakikat özgür ruhların ödülü ve uzun yalnızlıkların çocuğu olmadığı gibi, kendilerini özgürleştirmeyi başarmış olanların ayrıcalığı da değildir. Hakikat bu dünyaya ait olan bir şeydir: Hakikat çok sayıda zorlama sayesinde ortaya çıkar. Ve düzenli iktidar etkileri yaratır.” Soybilim insan bilimlerinin hakikat etkilerine karşı söylemin düzeninden dışlanan ya da bilgi rejiminde hiyerarşik olarak altta konumlandırılan yerel, süreksiz, diskalifiye edilmiş bilme biçimlerinin ve bu bilme biçimlerinin işaret ettiği deneyimsellikler alanının imkanlarını gösterir. “Söz konusu olan, hakikati her türlü iktidar sisteminden kurtarmak değil (hakikatin kendisi zaten iktidar olduğuna göre, bir kuruntu olmaktan öteye gitmez bu); hakikatin gücünü şu anda içinde etkili olduğu toplumsal, ekonomik ve kültürel hegemonya biçimlerinden kurtarmaktır.”



    Foucault’nun bu teorik girişimi yanlış kavramlarla düşündüğümüzü göstermektedir. İdeoloji kavramı öznenin manipüle edilerek bir hakikati görememesi olarak karşımıza çıkmaktadır. İdeoloji ve yabancılaşma gibi kavramlar bir tür kurucu özne nosyonuna dayanır. Halbuki Foucault öznenin tam anlamıyla bir kurulan olduğunu ifade etmektedir. İdeoloji kavramı çarpıtılan saf bir insan özü nosyonuna gönderme yapar. Söz konusu edilebilecek herhangi bir insan özü nosyonu tam da iktidarın hakikat söylemlerinden başka bir şey değildir. Foucault için sorun yabancılaşma ya da ideoloji olmaktan çok hakikatin kendisidir. Foucault’nun hakikat, iktidar ve öznellik üzerine bu savları entelektüelin konumuyla ilgili yeni bir perspektif ortaya koyar: “spesifik entelektüel”

Spesifik ya da “Kibirsiz” Entelektüel Bilinç Taşımıyor!

    Foucault’nun teorik girişimi, entelektüelin hakikati temsil etmediğini aksine entelektüelin hakikatin üretilmesi konusundaki fail konumunun doğrudan doğruya iktidar süreçlerine hizmet ettiğini açıklığa kavuşturur. Bu noktada entelektüelin hakikati bilen olmaktan çok ontolojik bir böbürlenmeye kapılarak hakikati kendi kendine üreten bir paranoyak olduğu ortaya çıkar. Kendi “yorumunu” hakikat söylemine çevirerek evrensel bir bilincin sözcüsü olmak paranoyak entelektüelin kendi kendine sahneye koyduğu bir tiyatrodan öte değildir. Ve sahne bizzat iktidar tarafından kurulmaktadır. Buna karşın spesifik entelektüel bilgisine vakıf olduğu spesifik alanın içinde üretilen bilgi rejimlerini açıklığa kavuşturmayı görev edinir. Örneğin bir psikiyatri kurumunda çalışan entelektüel içinde bulunduğu kurumsallığın kurulmasına olanak sağlayan hakikat söylemlerini ifşa edebilir. Ve söz konusu hakikat söylemlerinin dışladığı ya da karşı çıkarak kendini kurduğu bilme biçimlerini açıklığa kavuşturmak spesifik entelektüelin amacını oluşturmaktadır. Spesifik entelektüel kendi sahip olduğu erüdisyon (derinlik) yüklü bilgiyi, dışlanan bilme (connaissance) biçimleri için kullanır. Foucault’nun girişimleriyle kurulan “Hapishaneler Üzerine Haberleşme Grubu”nda (GIP) Foucault yalnızca mahkumların kendilerini ifade edebilme hakları için bir aracı yaratmıştır. Burada madunlar adına konuşan onların sözcüsü olan entelektüele karşı madunlara doğru araçları veren onlar adına konuşmaktan ziyade onların konuşmasına olanak sağlayan bir entelektüel söz konusudur. Spesifik entelektüel adalet adamı ya da peygamber değil bir bilgin/uzman modelidir. Kurumsallık içinde sahip olduğu konumla diğer öznelerden çok daha ötede iktidar ile ilişki içindedir ancak bu durum onun stratejik önemini de gösterir. Spesifik entelektüel asla evrensel bir hakikatin sözcüsü olarak kitlelerin öncüsü olma rolüne soyunmaz. O eylem içinde entelektüel olmayan diğer öznelerden ne daha az ne de daha fazla bir öneme sahiptir.



    Deleuze, Foucault’nun bize çok temel bir şey öğrettiğini ifade eder: “başkaları adına konuşmanın onursuzluğu”. Gezi direnişinin bir çıktısı olan park forumlarının nasıl bir “bilinç taşıyıcıları” istilasına uğradığını ve söz konusu “bilinç taşıyıcıları”nın bilinçlendirmek ve “öncü” olmak hevesiyle halkın doğrudan demokrasi isteğinin nasıl önünü tıkadığını ve eylemi boğduğunu hatırlatmamıza belki gerek var belki de yok. Ancak bizlere nasıl yaşamamız gerektiğini söyleyen iktidara benzer bir biçimde, bilincimizin ne olması gerektiğini ve nasıl bilinçlenmemiz gerektiğini söyleme hakkını kendinde görenlerin, kendilerine iktidar olanağı yaratan bir tür “hakikat memurları" oldukları aşikardır. Söz konusu durumu düşündüğümüzde nihayetinde sorarken tereddüte düşmememiz gereken bir soru karşımızda duruyor: “İnsan devrimci bir militan olduğuna inanırken (özellikle o zaman) faşist olmamak için ne yapmalıdır?” Belki de cevap “başkaları adına konuşmanın onursuzluğu”na düşmemeli, olabilir…

Çağrı Uluğer

Mesele Dergisi 90. Sayısında yayınlanmıştır.