Disiplin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Disiplin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Yaşam ve Ölüm Arasında Sallanan İktidar Sarkacı: Biyopolitika

Polis tarafından “cinayet işlenmeksizin” katledilmiş tüm direnişçilerin anısına…

Biyopolitika kavramı günümüzde sıklıkla kullanılıyor olmasına rağmen kavramın neye işaret ettiği pek çok okur için büyük bir soru işareti olarak varlığını koruyor. ‘Anlam’ın Derridacı kayganlığından, biyopolitika kavramının da hakkını fazlasıyla aldığı aşikâr… Biyopolitikadan söz edildiğinde insanların aklında birbirinden farklı pek çok imge canlanıyor. Kavramın temsil ettiği söylem ve pratiklerin (Klasik Çağ’dan günümüze uzanan) çeşitliliği bu durumu daha da pekiştiriyor. Kavramın sahip olduğu genişlik söz konusu anlam karmaşasının başlıca sebebi olarak karşımıza çıkıyor.

Doğum ve ölüm oranları, DNA üzerinden suça eğilimlilik testleri, yaşlılık ve hastalıklarla ilgili istatistikler, koruyucu hekimlik, estetik operasyonlar, kök-hücre çalışmaları, demografik sorunlar, ortalama yaşam süresini uzatmaya yönelik çalışmalar, toplama ve karantina kampları, AIDS’in önlenmesine ilişkin çalışmalar, kürtaja ilişkin yasal düzenlemeler, salgın hastalıkların kayıt altına alınması, biyotıbbi ve biyoteknolojik yeniliklerin tamamı ve ötenazi gibi pek çok konu biyopolitikanın kapsamına giren konulardır. Kavramın sosyal bilimlerdeki yükselişi her ne kadar Foucault’nun kavrama atfettiği özgül anlam içeriğine dayanıyor olsa da bir terim olarak biyopolitikanın yüz yıla yakın bir tarihe sahip olduğu söylenebilir. 



     İlk bakışta biyopolitika, hayatla (bios) meşgul olan politika anlamına gelmektedir. Ancak Thomas Lemke’nin Biyopolitika (2013. İletişim Yay.) isimli eserinde belirttiği gibi asıl sorun burada somutluk kazanmaktadır. Bazı kesimler için bu gereksiz bir vurgudur; bu kesim (Doğalcı yaklaşım) için politika zaten yaşamı ele alan bir girişimdir, yaşam politikanın temelidir. Doğalcı yaklaşımın karşısında yer alan eğilim ise Polititist tutumdur. Polititist tutum için politika hayatın üstünde yer almaktadır, hayat politikanın nesnesi olmak konumundadır. Doğalcı yaklaşım, savaş sonrasında ABD’deki muhafazakâr ekolojist çevrelerin, Polititist tutum ise Nazilerin ve savaş sonrası Alman “Ordo-liberal”lerinin argümanını oluşturmaktadır. Doğalcı yaklaşım ekolojik bir tasavvur olarak doğal çevrenin ve doğal hayatın ilahi sebeplerden ötürü savunulmasından yanadır. Polititistler ise daha çok üretim temelli bir biyopolitika görüşünü savlar. Tıp ve teknoloji alanındaki gelişmelere dayalı bir politika öngörürler. Her iki bakış açısı da hayat ve politikayı birbirlerine göre dışsal olgular olarak ele alması, çoğu kez birini ötekine göre dıştalayarak, ötekini aşkınlaştırması ve hayat ya da politikayı “yalıtılmış fenomenler” (a.g.e., s. 19.) olarak değerlendirmeleri bakımından hatalıdır. “Ya biyoloji politikayı açıklar ya da politika biyolojiyi düzenler. Buna karşın söz konusu iki kavrayış da “hayat” ile “politika” arasındaki sınırın kırılganlığını ve istikrarsızlığını açıklamakta başarısız olur.” (a.g.e., s. 19.) Doğalcı ve Polititist yaklaşımlar, hayat ve politika olgularına yönelik temelde hatalı bir bakış açısının aynadaki karşıt suretleri gibidir. Hayat ya da politikayı ilişkiselliği içerisinde ele almayan (ikisinden birini öteki üzerinde belirleyici ele almak) bu iki yaklaşım Deleuze’un “ağaçsı” düşünce olarak eleştirdiği bakış açısına tekabül eder. Daha rizomatik bir biyopolitika görüşünün kavramsallaştırılması ancak Michel Foucault ile mümkün olmuştur.

Doğalcı ve Polititist yaklaşımların tersine biyopolitikayı ilişkiselliği içinde ele alıp tarihi anlamına yönelen, yani kavramın ‘ne’liğinden ve ‘neden’inden öte ‘nasıl’ıyla ilgilenen bir açıklama girişimi ilk kez Foucault’da karşımıza çıkmaktadır. Foucault, Marx’ın Hegel için tespit ettiği “tepe taklak”lığa benzer bir biçimde Doğalcı ve Polititist yaklaşım içindeki tepe taklaklığı dolaylı olarak gözler önüne sermiş ve yanlış okunmakta olan biyopolitikayı tarihsellik içinde sağlam dayanaklar üzerine yerleştirmiştir. Foucault için hayat ne politikanın merkezi ne de nesnesidir. Onun için hayat politikanın ‘sınır’ını gösterir. Hayat modern iktidarın elinde ölçülebilir, nesnel ve bağımsız bir hal almıştır. 

Disiplin ve Denetimin Nesnesi Olarak Beden ve Corpus

     Foucault için biyopolitika, geleneksel iktidar döneminden modern iktidara geçişte yaşanan temel bir kopuşa işaret eden, egemenin gücünü kullanma şeklindeki belirleyici bir kırılmayı ifade eder. Klasik çağ boyunca süregitmekte olan iktidarın ‘beden’i keşfi, bir dizi yeni pratiğe neden olmuştur. Klasik çağ öncesi Ortaçağ iktidar pratiklerinde cezanın kaydedilme yüzeyi olan ya da daha açık bir ifadeyle yasaya yönelik muhtemel sapmalara karşı cezanın yüzeyi olarak caydırıcı bir işlev gören beden, klasik çağ ile birlikte düzeltilmesi, belli bir forma sokulması, yani disiplinize edilmesi gereken bir nesneye dönüşmüştür. Foucault için bedenin keşfine paralel olarak, biyopolitika modern, rasyonel-araçsal aklın iktidarının bir sonucuydu. Söz konusu bu kırılma egemenin gücünü uygulama şeklinde köklü bir değişikliğe neden olmuştu.



    Modernite öncesi bir monarkın elinde olan güç “yaşam ve ölüm üzerinde hak”ta somutluk kazanmıştır. Hükümdar kendi uyruğundan bir özneyi keyfi bir şekilde öldürme ve yaşatma hakkına sahiptir. Yaşam ve ölüm üzerindeki hak hükümdarın temel ve belirleyici ayrıcalığı olarak işlev görmektedir. Uyruk ne ölü ne de canlıyken hiçbir hakka sahip değildir. Burada yalnızca hükümdarın isteği üzerine yaşamak ya da ölmek vardır. Foucault, bu geleneksel iktidarın gücünü her zaman için öldürmekten yana kullandığını ifade etmiştir. Hükümdar öldürdüğü anda yaşam üzerinde hakkını kullanır ve iktidarını perçinler. Ölüm iktidar mekanizması içinde en değerli araçtır. Ancak klasik çağ ile birlikte söz konusu ‘ölüm vurgusu’ yerini yaşamı her anlamda destekleyen, onu çoğaltan ve onu her türlü dışsal ve içsel tehlikeden koruyan bir iktidar dispositifine bırakmıştır. Bu durum ‘bir söylemin söylenebilirlik koşulu’ olarak tanımlanabilecek Foucaultcu hakikat nosyonunda, yani epistemede büyük bir değişime işaret etmektedir. Gerçekleşen şey geleneksel iktidardan modern iktidara geçiştir…

    Bedene yönelik uygulamaların sebebi modernite ve onun sağladığı teknolojiyle insanın doğanın egemenine dönüşmesidir. İktidarın moderniteye geçiş evresinde bedene yönelik yükselen ilgisini Foucault iki temel biçimde ayırır: bireyin bedeni üzerinde uygulanan “disiplinci” iktidar modeli ve “nüfus” üzerinde uygulanan “düzenleyici” iktidar modeli. Disiplinci yöntem klasik çağın başlangıcından itibaren (17. yy.) bireyi kapatma pratiklerine tabi tutarak (Hapishane, Tımarhane, Okul, Kışla, Hastane) bedeni toplumsal süreçlere uyumlu ve uysal kılma amacını güder. Bu disiplinci dispositif insan bedeninin “anatomo-politika”sıdır. Anatomo-politika geleneksel iktidar modelinin bastırma ve cezalandırma eğilimlerinin tersine bireyin bedenini “içten fethedilmesi gereken” bir obje olarak ele alır. Gözetleme ve sürekli denetleme gibi pratiklerle ona belli bir form dayatarak, onu üretim süreçlerine hazır kılmayı amaçlar. Böylelikle özne iktidara itaat etmekten çok iktidar dispositifine doğrudan katılır. Yani iktidarı içselleştirir, toplumsal hayat içinde uysal bir ögeye dönüştürülür. Disiplinci dispositifin uygulandığı özne “sapma” tehlikesinin yok edildiği bir öznedir. Panoptik vaziyet artık bireyin zihninde ve formunda karşımıza çıkmaktadır. Foucault bu dönem içinde “polis” düşüncesinin, yani erken dönem modern ‘devlet aklı’ olarak kavramsallaştırdığı bireyin siyasi teknolojilerinin oluşturulmasına yönelik genel eğilimi Turquet, De Lamare ve Von Justi gibi devlet düşünürlerinin çalışmalarında ortaya koyduğunu ifade eder. Disiplinci iktidar, yani anatomo-politika, beden-organizma-disiplin-kurum çerçevesinde özetlenebilir pratikleri kapsar. 18. yüzyılın son döneminden itibarense karşımıza düzenleyici iktidar modeli olarak biyopolitika çıkmaktadır. Artık nesne bireyin bedeni olmaktan çıkmış, iktidar toplumsal bedene, yani “corpus”a yönelmiştir. Tek tek bedenleri disiplinize ederek onları homojenleştirmiş olan iktidar için artık “nüfus” önemlidir. Nüfusu her türlü içsel ve dışsal tehlikeye karşı korumak esastır. Foucault’nun belirttiği gibi burada büyük bir “toplumsal hekimlik” devreye girer. Üretim süreçlerine uygun kılınmış corpusun sağlığındaki devamlılık, muhtemel anomalilere karşı korunmalıdır. Yaşamın yüceltilmesi, doğum ile ölüm oranları, sağlık düzeyi, yaşam süresi, refahın üretimi ve dolaşımı, iktidarın bütün süreçlerine karşı ehlileştirilmiş bir nüfusun varlığını sağlamak için üretilmiş söylem ve pratiklerdir. Disiplinci dispositifin tersine yeni düzenleyici (denetimci) iktidar modeli olan biyopolitika nüfus-biyolojik süreçler-düzenleyici mekanizmalar-Devlet çerçevesinde özetlenebilir. Ancak disiplinci dönemsellikten düzenleyici döneme geçiş basitçe disiplinin terk edilmesi değildir; söz konusu olan düzenleyici iktidarın (ya da Deleuze’ün kavramsallaştırmasındaki “Denetim Toplumu”nun) disiplini “kapsayarak aşması”dır. “Denetim, disiplinin yerine başka bir şeyin geçirilmesi, disipline edici paradigmanın terk edilmesi değil; iktidar ilişkilerinin daha etkili olmak için üstlendikleri tarihsel tamamlanmadır.” (Revel J. Michel Foucault: Güncelliğin Bir Ontolojisi s. 139.) Artık disiplinle yaratılan “ölçülebilir hayat” anlayışıyla bedenler belirli bir forma sokulmuş ve homojenleştirilmiştir. Bu noktada tek tek bireylerin bedeninin yerini toplumsal beden yani “corpus” almıştır. 



Disiplinci paradigmadan denetimci, düzenleyici paradigmaya geçiş sırasında ya da denetimin disiplini kapsayarak aştığı evrede Foucault’nun “normalleştirme toplumu” olarak kavramsallaştırdığı yeni bir durum doğar. Norm kelimesi 19. yüzyılın ortalarına dek marangoz gönyesi anlamında kullanılmaktadır. Yani “ahşaba biçim veren” anlamında… Günümüzdeki anlamını ise denetim toplumu evresiyle birlikte kazanmıştır. Artık norm, nüfus içindeki muhtemel anomalilere karşı istatistikî bir kavram olarak hayatın ölçülebilir ve denetlenebilir bir olguya dönüşmesine işaret eder. Norm nüfusu bütünlüklü kılar ve onun homojenliğine (üretim süreçlerine uygunluğuna) karşın en ufak bir tehlikede devreye girer. Artık öznelerin hayatı normalleşme üzerine sürekli bir çaba olarak kurulur. Bu noktada geleneksel epistemenin yerine bir başka blok olarak yeni bir episteme geçmiştir. “Yaşam ve ölüm üzerinde hak”ka gerek kalmamış, bu işlevi norm görmeye başlamıştır. Foucault’nun cinsellik edimine atfettiği özgül anlam cinselliğin “norm”la olan ilişkiselliğinden kaynaklanmaktadır. Cinsellik hazza dayanan bedensel bir davranış olarak disiplinci iktidarın ve de nüfusun gelişimi ve büyümesi açısından sahip olduğu önemle düzenleyici, biyopolitik iktidarın ortaklaştığı noktada bir eylem olarak karşımıza çıkar. Yani cinsellik iktidar için oldukça karmaşık bir edimdir. Corpus için bir gereklilik olmasına rağmen disiplinci iktidarın bir form dayattığı bedene aykırı bir davranış olması bakımından normun birincil nesnesidir. Viktoryen dönemin örüntüsünde cinselliğe dair hiçbir ögenin bulunmaması Foucault için bir rastlantı değildir.

Düzenleyici dispositifin, yani biyopolitikanın, nüfusa ve nüfusun üretim sürecine yaptığı vurgu biyopolitikanın kapitalizmin sonuçlarından biri olduğunu görünür kılmaktadır. Foucault için disiplinci dispositif “Devlet Aklı”nın bir sonucu, düzenleyici dispositif ise liberalizmin bir sonucudur. Liberalizm Foucault’ya göre ne ekonomik bir kuram ne de politik bir yaklaşımdır; liberalizm toplumun yönetimine dair “özel bir sanat” olarak varlık göstermektedir. Foucault liberalizmle birlikte yönetimsellik (gouvernementalite) pratiğinin devreye girdiğini ifade eder. Liberalizmin politik ekonomisine dikkat çeker. Ancak buradaki politik ekonomi Marksist emek vurgusundan öte tek tek öznelerin “kendi maduniyet süreçlerine kendi istekleriyle katılımı”nın sorunsallaştırılmasıdır. Biyopolitika liberal iktidar aşamasının bir sonucudur. Foucault biyopolitikayı liberalizmi gerçekten anladığımızda en doğru şekilde kavrayabileceğimizi ifade eder. Biyopolitika bu noktada nüfusun homojenliği ve üretime adanmışlığına yaptığı vurguyla hayatın ölçülebilir standartlarına karşı olan tüm süreçlere savaş açmaktadır. Tehlike kültürü burada karşımıza çıkar. Tehlike kültürü olmaksızın liberalizmin işlemesi mümkün değildir. Norma aykırı her şey toplumdan dışlanmalıdır, çünkü corpusun işlerliğine tezat bir durum oluşturmaktadır. Yönetimsellik özneyi özenle maskelenmiş bir iktidar sürecine tabi kılar. Öyle ki özne kendi sözde özgürlüğü içinde iktidara eklemlenmiş bir dizi pratikle hayatını sürdürür.

Foucault’nun biyopolitika açıklamasında geriye bir tek soru kalır: Biyopolitik yaşam vurgusu “öldürme hakkı”nın sahneden tamamıyla çekildiğine mi işaret eder? Hayat vurgusuyla ilerleyen iktidar süreçlerinde ölüm olgusunun varlığı nasıl açıklanabilir? Foucault ölüm olgusunun aşılmadığını, yalnızca yaşamdan sorumlu bir güce tabi kılındığını ifade etmiştir. “Yaşam ve ölüm üzerinde hak” norma dönüştüyse, iktidar öldürme işlevini nasıl gerçekleştirir? Foucault’nun biyopolitika kavramsallaştırmasında ölüm olgusu bir ‘istisna’yı ifade eder. Ve bu istisnayı ırkçılıkla açıklar. Normun toplumsal ıslahı sağlayamadığı yerde iktidar için öldürme gücünden başka çözüm yoktur. Bu noktada ırkçılık devreye girer. Irkçılık devlet gücünün öldürme hakkını garantiye alma biçimidir. “…ırkçılık, toplumsal bedenin hiçbir zaman tamamlanmayan ve daima süregiden temizlenmesine ilişkin biyopolitik bir düşünce tarafından kışkırtılan, toplum içindeki bir bölünmenin ifadesidir.” (Lemke 2013, s. 65.) Foucault için ırkçılık bir ideoloji olmaktan öte iktidarın istisnai durumlarda ölüm hakkını kullanmak için başvurduğu radikal bir pratiktir. Irk kavramının ilk kullanımı Darwin’den de önce, ancak Darwinizmin söylemlerine benzer bir biçimde “ırk mücadelesi” temasıyla karşımıza çıkmaktadır. Irkçılığın günümüzdeki anlamını kazanması “ırk saflığı” söyleminin doğuşuyla 19. yüzyılda gerçekleşmiştir. Irkçılığın biyopolitikanın doğuşuyla paralellik göstermesi bir rastlantı değildir. Irkçılık istisnai durumlarda devreye girmek üzere bekleyen bir olgudur. Bu istisnanın sorunsallaştırılması ve gizli bir kaide olarak okunması ise İtalyan düşünür Giorgio Agamben’in çalışmalarıyla güncellik kazanmıştır.



Ölüm Nedeni: Biyopolitika

Agamben 1995 yılında yayınladığı Homo Sacer (Kutsal İnsan) isimli eseriyle biyopolitika konusuna farklı bir soluk getirmiştir. Agamben Foucault’nun tersine biyopolitikayı modernitenin değil “politikanın eşiği” olarak tanımlar. Düzenleyici dispositifin bir tekniği olarak biyopolitika zaten var olan bir durumun radikalleşmesinden farksızdır. Agamben “Kutsal İnsan” düşüncesinin izlerini Aristoteles’ten başlatır ve Roma hukukundan İnsan Hakları Beyannamesine, Carl Schmitt’den Auschwitz’e ve günümüz karantina kamplarına (Guantanamo) kadar izleğin uzandığını ifade eder. Antik Yunan’da “Polis” olgusunun doğmasıyla beraber “Kutsal İnsan” tipinin, yani “cinayet işlenmeksizin öldürülebilecek” insan tipinin doğduğunu iddia eder. Agamben demokrasi ile totaliter eğilimler arasında içsel bir dayanışma olduğunu ve biyopolitik paradigmanın tüm Batı siyaset tarihinin gizli paradigması olduğunun altını çizer. 

Agamben kavramsallaştırmasını Aristoteles’ten devşirdiği “Zoe” (Çıplak Hayat) ve “Bios” (Politik Hayat) arasındaki ayrım üzerine kurar. Agamben için bu ayrım tüm politikanın sınırını tanımlamaktadır. Zoe ve Bios arasındaki ayrım Batı düşünüşünü meşgul eden diğer belli başlı ayrımlarla benzerlik göstermektedir. Bunlar arzu/bilgi, söz/yazı, duygu/akıl, beden/zihin olarak karşımıza çıkar ve her koşulda ikincinin birincisini baskılaması, yok sayması ya da birincisini dıştalayarak kendini kurması söz konusu olmuştur. Zoe biyolojik bir varoluş olarak biyografisiz, kimliksiz bir yaşama tekabül eder. Bios ise politik uzam içinde bir konum sahibi olmak anlamında sosyo-politik bir varoluşu simgeler. Bu ayrım aslında temelde hukukun kurduğu bir ayrım olarak anlaşılabilir. Agamben için “çıplak hayat” örnekleri Roma sürgünleri ve kınanmışları, Auschwitz tutukluları, sığınma talep eden (hukuki bir varlığa sahip olmayan) göçmenler ve ötenazi bekleyen hastalar olarak tanımlanabilir. Hukukun koruması dışında kalmış bu kesimler, yani çıplaklaştırılıp fakirleştirilerek teknolojisizleştirilen kesimler her zaman için “insandan daha az bir şeyi” sembolize eder. Zoe ve Bios arasındaki ayrım vatandaş olan ile olmayan arasındaki ayrıma benzer. Politik hayattan dışlanmış, hukuk karşısında çıplaklaştırılmış olan, yani insandan daha az bir şeyi ifade eden “Zoe”yi öldürmek edimi cinayet sayılmamaktadır (Roboski Katliamı). İktidar hayat ve ölüm üzerinde halen daha mutlak bir karar yetisine sahiptir. Bu noktada Hannah Arendt’in ulus-devletin hukuki ve siyasal edimleri üzerine belirttikleri konunun daha iyi anlaşılabilmesini sağlayacaktır. Arendt için ulus-devletle birlikte insan doğduğu andan itibaren vatandaşlık hakkını kazanmaktadır. Hayat kayıt altına alınan, siyasetin kazındığı bir yüzey olarak doğrudan politik bir anlamla doğuyordu. Burada egemenin gücünü kullanma biçiminde bir yenilik görmek mümkündür. Artık egemen hangi hayatın siyasal olup olmadığına karar verme yetisine sahipti. Bu, tersten okunduğunda egemenin gücünün hayatın siyasal anlamını yitirdiği noktayı saptama gücü olduğu anlamına gelir. Ve Agamben için biyopolitika bir ölüm politikasıdır. İntihar etmenin bile kamusal bir suç olarak tanımlandığı günümüzde hayat ve ölüm tamamıyla egemenin elinde anlam kazanmaktadır. Yaşama karar verme aynı zamanda ölüme karar verme yetkisine dönüşmüştür. Kimin çıplak hayat sayılacağı egemen tarafından sürekli olarak yeniden tanımlabilir bir olgu haline gelmiştir. Ve çıplak hayatla politik hayat arasındaki sınır keyfi bir sınır olarak egemen tarafından sürekli yeniden tanımlanmaktadır. “Cinayet işlenmeksizin öldürebilecek” hayatların (Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük ve daha niceleri) ölçütü egemenin elindedir. Egemen neyin Zoe sayılacağına karar vererek Bios’yu, kendi meşruiyetini kurmaktadır. 

Agamben Zoe’nin sürekli yeniden tanımlanan yapısıyla Bios’nun kurulması konusunda Toplama Kamplarını sorunsallaştırır. Agamben için toplama kampı olgusu halen içinde olduğumuz politikanın gizli zeminidir. Auschwitz’in varlığı halen karantina uygulamalarıyla (Guantanamo) varlığını sürdürmektedir. İktidarın karar verdiği çıplak hayatlar, yani homojen nüfus arasından ayıklanarak dışlanan özneler karantina kamplarında içerimlenerek dıştalanmaktadır. Söz konusu ettiğimiz bu dıştalama corpusun sürekli olarak yeniden kurulması ve corpusun sözde saflığı ve homojenliğinin korunması anlamına gelmektedir. Agamben için Foucault’nun istisnai bulduğu ölüm olgusu politikanın eşiğinden beri kurucu bir işlev görmektedir. Yani Foucaultcu istisna gizli bir kaidedir.



Agamben Çıplak Hayatın soykütüğünü çıkartırken bir açıdan toplumsal ötekiliğin tarihçesini çıkarmıştır. Bu aynı zamanda toplumun kendini antagonizma üzerinden nasıl kurduğunun da tarihidir. 

Biyopolitik Dispositifin Anti-Otoriter Potansiyeli

Agamben için biyopolitika modern toplum tarihinin karanlık ve korkunç yüzünü oluşturmaktadır. Michael Hardt ve Antonio Negri’nin ortak çalışmalarında ise biyopolitikanın bir başka okuması karşımıza çıkmaktadır. Postyapısalcı eleştirilerle Marksist gelenek arasında günümüzü kavramak için kurdukları bağlantı içinde biyopolitikaya atfettikleri özgül değer temelde Foucaultcu bir damardan yola çıksa da Agamben’den de Foucault’dan da farklı bir şekilde kavramı Deleuze ve Guattari’nin saikleriyle ele alırlar. “Çokluk” bu saiklerin en önde gelenidir. Hardt ve Negri Foucault’yu disiplinci paradigmaya gereğinden fazla eğilmekle eleştirirler. Kavramı Foucault ve Agamben’in kural ve istisna düşüncesine bir alternatif oluşturacak biçimde okurlar. Hakikatin neoliberal suretine karşın biyopolitikayı üretim ve yeniden üretim kavramları çerçevesinde ele almaktan yana bir tavır savlarının temelini oluşturmaktadır.

İkili için biyopolitika toplumun asıl boyunduruğudur ve fail sermayedir. Sermaye üretim gücünü bütünlüklü kılmak ve yeniden üretimi sağlamak için nüfusu homojen bir birlik içinde tutar ve bu döngüyü devam ettirir. Bu homojenliğin devamlılığını açıklama noktasında ikili Deleuze’e başvurur. Deleuze için disiplinci paradigma savaş sonrası Batı toplumunda topyekun bir şekilde “denetim toplumu”na dönüşmüştür. Artık gözetim ve denetim erken dönem modern devlet aklının okul, kışla, hastane, tımarhane, hapishane gibi kurumları aracılığıyla değil, varoluşun hareketli esnek ve akışkan bir ağ ile sürekli izlenebilir ve tespit edilebilir olmasından ileri gelmektedir. Yani denetimin postmodernleşmesi söz konusudur. 

Biyoiktidar, faili sermaye olan üretim sürecinin toplum üzerindeki iktidarını ifade eder. Biyopolitika ise biyoiktidarın dolaşım ağını ifade etmesi bakımından topluma içkin bir dizi pratik anlamına gelmektedir. Hardt ve Negri biyopolitik ağın öznelerinin bir “çokluk” oluşturduğuna dikkat çeker. İktidarın biyopolitik paradoksu ise üstünde yaptırım uyguladığı çokluğun aynı zamanda düzenin asli dayanağı olmasıdır. İktidar Deleuze’ün işaret ettiği gibi artık “ağaçsı” bir yapı göstermemektedir. Biyopolitik dolaşım ağı özü itibariyle rizomatiktir. Çokluk biyopolitikayı hem sürdüren hem de yıkma potansiyeli olandır. Çoklukla iktidar arasında hiçbir “dolayım” kalmamıştır. Çokluğun iktidar sürecinin hem öznesi hem de nesnesi konumunda olması sermaye ve biyoiktidar için büyük bir paradoks yaratır. Hardt ve Negri’nin çalışmaları iktidarın bu yeni biçiminin kendi varlığına tezat bir şekilde özünde güçlü bir anti-otoriter potansiyel barındırdığını görünür kılması açısından oldukça önemlidir.



Anatomo-Politik Hücreleşmeye Karşı Çokluk ve Doktorun “İlahi” Konumu Üzerine

Foucault’nun yaklaşımı ve tüm biyopolitika külliyatı bize iktidarın doğrudan doğruya beden üzerinde çalıştığını göstermektedir. Günümüzde bedenin sağlığı ve norma uygun terbiyesi aynı zamanda tüm iktidar dispositiflerinin ön koşulu haline gelmiştir. Bedenin sağlığı, norma bağlılığı ve üretime devamlılığı iktidar süreçleri için birincil öneme sahiptir. Bu noktada Foucault’nun doktorlar ve psikanalistler için yaptığı “modern dönemin ruhban sınıfı” benzetmesi anlamlı hale gelmektedir. Kilisenin yıkıntıları arasından yükselen bu yeni ruhban sınıf biyopolitikanın misyonerleri olarak işlev görmektedir. Gündelik hayatta sıklıkla duyduğumuz “Açılın, ben doktorum” vurgusu doktorun yeni iktidar süreçleri içindeki ilahi konumuna işaret eder. İktidarın doktorla kurduğu bu yoğun ve muğlâk ilişki bir rastlantı değildir. Tıbbın tüm söylemleri biyopolitik söylemlerdir. Doktor biyoiktidar dahilindeki ilahi konumundan ileri gelen bir ikna kabiliyetine sahiptir. Günümüzde tıbbın bireyin sağlığına yönelik ürettiği (her şeyin mikrop saçması üstüne kurulu) söylemlerle tüm özneler kapalı özneler haline getirilmiştir. Ve nihayetinde bedenler birbirinden koparılmaktadır (Örneğin, birbirinin şişesinden su dahi içmeyen özneler). Tekilliklerin buluşup bir “Çokluk” oluşturmasını engelleyen dispositif içinde doktorların anatomo-politik söylemleri oldukça önemli bir işlev görmektedir. Özne tarihi bir kurulandır. Modernite dâhilinde doğmuş her özne kendi kişisel tarihinde anatomo-politikayı ve denetimci-biyopolitik paradigmayı bulabilir. “İlkokulda, anaokulunda “Çiçek gibi oturun” diye başlarlar mesela. Belli bir biçime sokmaya çalışırlar. Zihin üzerinde çalışmaya daha sonra başlarlar.” (Türkiye’de Anarşizm, Soydan B.- Rahmi Öğdül s. 239) Bedene ve zihne sirayet eden modern iktidara karşı özneler kendilerine karşı verdikleri mikropolitik savaşım sonucunda anatomo-politik pratikleri kırabilir. Beden toplumsal bir inşadır. Ve denetim toplumunun temel yasağı, Alain Badiou’nun belirttiği gibi oluş ve olumsallıktır. Öznenin kendi anatomo-politik hücresini kırması bedenin yeni ve iktidara göre dışsal olanaklarına ulaşmasını sağlayabilir. Spinoza’nın ifadesiyle “Bir bedenin nelere muktedir olduğunu bilmiyoruz.” Beden, normun dışında ele alınırsa anti-otoriter bir güce muktedirdir. Sağlık söyleminin (hijyenik beden gibi) amacı bedenlerin birbirinden koparak hücreleşmesi ve iktidara karşı kırılgan bir güce dönüşmesidir. Nietzsche’nin “sağlık yaşamın hastalığıdır” sözü belki de bugün her zamankinden daha fazla geçerliliğe sahip...

Çağrı Uluğer

Bu yazı Mesele dergisinin 88. sayısında yayınlanmıştır.

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Panoptik - Sonrası Postmodern - Akışkan – Gözetim ve Self-Panoptisizm

                                                    “Bir mahkumun ilk görevi kaçmaktır.” - Michel Foucault


Gözetim fenomeni bugün giderek daha çok ilgiye konu oluyor: İnsanın ontolojik tasarımına yönelik ilk açıklama biçimlerinde yani varlığın temelinin doğaüstü bir güce atfedildiği dönemden günümüze dek insan bazen Tanrı bazen bir öteki-yabancı veya bir yapı tarafından sürekli ya da süreksiz olarak gözetlenen bir nesne konumundadır. Shakespeare’in Hamlet eserinin başlangıcında Francisco karakteri Elsinore Kalesinin nöbetini tutmaktadır. Burada söz konusu olan nöbet edimi kaleyi ve kalenin ihtiva ettiği toplumu her türlü muhtemel dışsal tehlikeye karşı koruma anlamında -savunmayı ön plana çıkartan- bir gözetleme edimidir. Ancak moderniteyle birlikte gözetim, geleneksel toplumlardaki bu masumiyetini yitirmiş, yerini toplumu ve toplumu bir araya getiren her bir özneyi muhtemel bir tehlike olarak kategoriye sokan “saldırgan” olarak niteleyebileceğimiz bir hale bürünmüştür.

Aydınlanmanın bir düşünürü olarak Jean-Jacques Rousseau’nun tüm toplumsal “karanlık bölge”lerin modern toplumun hukuki paradigması ve rasyonalitesiyle birlikte dağılacağını ve yeni bir toplumsal “apaçıklık” evresine geçtiğimizi müjdelemesinin üzerinden çok zaman geçti. Rousseau’nun “karanlık bölge”lerden kastının bilgisine tam olarak vakıf olamasak ta daha çok mahremiyeti ve anomali halini çağrıştıran bu deyim bize modernitenin ve aydınlanmacı paradigmanın sosyo-politik uzamı hakkından pek çok fikir vermektedir. Çünkü sürecin devamında Foucault’nun ifadesiyle Jeremy Bentham Rousseau’yu tamamlayan figür olarak karşımıza çıkmıştır. Moderniteyle birlikte geleneksel toplumda düzenin ve kaçış çizgilerinin temeli olan mahremiyet, yok edilmesi gereken muhtemel bir tehlike olarak ele alınmaya ve yaşamın tüm muhtevası normla ifade bulan bir istatistiki değere ya da bir evraka göre biçimlendirilmeye başlanmıştır. Söz konusu “karanlık bölgeler” tabiri aydınlanmacı paradigmanın örtük otoriterliğinin bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü Rousseauda vücut bulan aydınlanmacı düşün Benthamcı disiplin teknikleriyle herhangi bir uyuşmazlığı söz konusu olmamıştır. Aydınlanmanın toplumun huzur ve refahının bilim ve teknolojik ilerlemede yattığına yönelik paradigması, sibernetik çağın eşiğindeki postmodern dünyanın kaçış çizgilerini sürekli olarak kendine mal edebilen küresel- sözde “failsiz” iktidarı, akışkanlığa dayanan belirsizliği, sapkın bir hedonizmle baştan çıkarılarak sinizme yönelmiş öznelliği ve sürekli olarak kamçılanan güvenlik paranoyasıyla yaratılmış olan korku toplumunun söz konusu distopik hakikatiyle bertaraf olmuş durumdadır.

Günümüzde giderek daha çok tartışılır hale gelen gözetim olgusu, gündelik hayatın kılcallıklarında hissedilebilir bir hakikat yasasına dönüşmüş durumda. Uzun süredir sessizce yayılan gözetime yönelik son dönemde yükselen farkındalık mobese sisteminin New York’dan, Yeni Delhi’ye, İstanbul’dan, Pekin’e kadar genel geçer bir uygulama alanına sahip olmaya başlaması, internet üzerinden alışverişin tüketici veri tabanlı pazarlama teknikleri, sosyal medyanın yükselişi ve özellikle 11 Eylül sonrası güvenlik paranoyasının dayattığı vücut tarayıcıları ile biyometrik denetleyicilerin giderek yaygınlaşmasının sonucu…



Gözetimin mobese sistemiyle hayatlarımızın “doğal” bir parçası haline getirilişi yani normalleştirilmesi, sosyal medya gibi araçlarla öznenin kendi mahremiyetini yok eder konuma indirgenmesi, güvenlik talepleriyle şirket ve devletlerin aşırıya kaçan kontrol mekanizmalarını her geçen gün daha da fazla gündeme getirmesi, dijital güvenlik duvarları ve pek çok olgu gözetimin modern açıklama biçimi olarak Panoptikon şemasının artık yetersizleştiğinin başlıca göstergeleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Gözetimin söz konusu yeni veçheleri Ban(Yasak)-optikon, Sinoptikon ve Poli-optikon gibi yeni terimlerle karşılanmaya çalışılmaktadır. Akademik hayatının büyük bir bölümünü gözetim olgusuna eğilerek geçiren ve artık bu konuda dünya çapında bir uzman sayılan David Lyon ile geniş yelpazede verdiği eserleriyle Kıta Avrupası sosyolojisine yeni bir soluk getirmiş olan Zygmunt Bauman’ın gözetim temalı söyleşilerinden oluşan “Akışkan Gözetim”(Ayrıntı Yay., 2013) isimli eser günümüzde gözetim sorunsalının yeni rabıtalarını keşfetmek ve gözetimin özneleşme, iktidar, disiplin, güvenlik gibi kavram ve süreçlerle ilişkisini anlamak için değerli bir çabanın ürünü olarak karşımızda. Bauman’ın bugünkü durum için kullandığı -değişik kavramsallaştırmalardaki karşılığını postmodernite ya da “geç modernite” olarak bulan- “akışkan modernite”(Liquid Modernity) kavramı günümüzü anlamak için oldukça isabetli bir kavram. Bauman “akışkan”lık sıfatını, toplumsal kimliklerin, biçimlerin, süreçlerin ve ilişkilerin son derece devingen ve kırılgan olup hızla çözüldüğü, içinde bulunduğumuz tarihsel dönemi en doğru şekilde karşılaması bakımından kullanıyor. Toplumsalın sürekli değişkenliğiyle “katı” bir biçime bürünmekte yaşadığı zorluğu, somutluk kazandığı an çözülmekte olan yapıya karşı öznelerin hakikati yakalamak ve ona direnmekte yaşadığı güçlüğü ifade eden Baumancı sosyoloji Marx ve Engels’in “katı olan her şey buharlaşıyor” söyleminin yerine “katı olan her şey ‘akışkan’laşıyor” söylemini getiriyor. Günümüz koşullarının bu akışkanlığı hakikati ve faili sürekli olarak elimizden kaçırıyor oluşumuzun en birincil müsebbibidir. Küreselleşme ve enformasyon devrimi gibi masum kavramlarla ifade edilen süreçlerin tümü, akışların dolaşım ağı içerisinde dayattığı sürekli değişken hakikat ile kaçış çizgilerini ve kendi çeperinde açılabilecek muhtemel yarıkları tam anlamıyla kapatabilmeyi başarabilmiş, gittikçe failsizleşen ya da bu izlenimi yaratabilen, yeni bir iktidar modelinin hizmetindedir. Günümüzde gözetim olgusu da modernitenin bu akışkanlığına oldukça başarıyla eklemlenebilmiş gözüküyor.

Panoptikonun Radikalleşmesi ve Akışkanlaşması

Pragmatist bir hapishane reformcusu olan mimar Jeremy Bentham Panoptikon şemasını “bir üst aklın, gücü elde etmesinin yeni bir modeli” gibi söylemlerle hayata geçirirken bu şemanın modern toplum ve iktidarın yeni formunun apaçık bir dışavurumu olduğunun belki de farkında değildi. Yunanca Pan(Bütün) ve optikon(gözlemlemek) kelimelerinin birleşim olan panoptikon “her yeri gözleyebilen” anlamına gelmektedir. Michel Foucault’nun tespit ettiği gibi modern iktidarın başlıca koşulu olan disiplin pratiklerinin temeli bu şemaya dayanmaktadır. Ortadaki gözetim kulesinin çevresindeki birkaç katlı tek kişilik hücrelerden oluşan bir halka üstüne kurulu bu şema, dış pencerelerden sürekli olarak sızan güneş ışınlarıyla adeta ortadaki gözetim kulesini görünmez hücreyi ise aydınlık kılan yapısıyla mahkûmda sürekli olarak gözetlenebilme ihtimalinden yola çıkarak bir “öz-disiplin” yaratmayı amaçlamaktaydı. Mahkûm ne zaman izlendiğinin bilgisine asla vakıf olamadığından zihninde sürekli olarak izlendiğine –izlenebilir olduğuna- dair bir düşünceyle hareket eder. İstenmeyen her hareketin ve davranış kalıbının sonucunun ceza olduğunun bilincinde olan mahkum sürekli olarak gözetlenebilir olmasından ileri gelen kuşkuyla kendi kendini terbiye eden bir özne konumuna indirgenir. Bedenin sürekli gözetlenmesi yoluyla “ruh”u norma uygun bir şekilde terbiye eden disiplinci teknikler öznenin kendi maduniyet sürecine kendi çabasıyla katılımını sağlamak için en öncelikli iktidar stratejisidir. Söz konusu disiplinci yöntemlerle norma uygun toplumsal ilişkiler inşa edilir. 

    Panoptikon erken dönem modernitenin hapishane formu ve gözetim pratiği olarak ele alınmalıdır. Sabitlik ve kesinlik gibi ilkelere dayanan bu gözetim modeli Bauman’ın “katı modernite” olarak adlandırdığı evreye tekabül eder. Standartlık, sabitlik ve kesinlik panoptikon modelini tanımlar. Ancak günümüzün mobese sistemiyle destekli, sosyal medya  ve değişik otomasyon sistemleriyle sürekli yenilenen güvenlik ve gözetim pratikleri salt panoptik saiklerle açıklanamaz. Toplumsal alandaki tüm ilişkilerin “akışkan”laştığı günümüzde gözetimin de postmodernleşmesi söz konusudur. Ancak bu durum Panoptikon şemasının basitçe aşılmasından öte panoptik hakikatin radikalleşmesidir. Elektroniğin gözetime sağladığı geniş hareket alanı panoptikonu sayborglaştırmıştır.

    Panoptikon katı ve sabit imgesiyle Deleuze’un ağaç imgesine benzer ancak günümüzde gözetim de tüm diğer olgular gibi rizomatiktir (sarmaşık gibi yayılan, ağaç imgesinin işaret ettiğinin tersine yatay örgütlenen ve tüm toplumsal alanı tamamıyla kapsayan örüntüler). Söz konusu bu değişim Deleuze’ün savaş sonrası Batı toplumlarında tespit ettiği gibi disiplinci paradigmanın topyekun terk edilmesi sonucunda ortaya çıkan  ve disiplinin yerine kontrol ve güvenliği getiren “Denetim Toplumu”nun bir sonucudur. Foucaultcu “normalleştirme toplumu”na artık ihtiyaç kalmamış yani disiplin nihai bir zaferle mutlak denetime dönüşmüştür. Disiplinci kurumlar(okul, hastane, hapishane, tımarhane) halen varlığını koruyor olsa da Foucaultcu anlamda “normalleşme üzerine sürekli bir çaba” olarak kurulan yaşam pratikleri bir kurumun dayattığı öz-disiplinden çok Bauman’ın belirttiği gibi bir “kendin-yap disiplini”ne dönüşmüştür. Söz konusu durum denetimi geçerli kılan akışkan ilişkiler bütününün daha belirleyici olarak karşımıza çıkmasına neden olmuştur. Katı modernitenin gözetim şeması olarak Panoptikonun marjinal bir etkisi vardır. Ancak artık gözetim olgusu gündelik hayatın kılcallığı içinde karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde akışkan gözetimin etkisi marjinal değil, çoğu noktada belirleyicidir.



    Panoptikon şemasında “denetmen” merkezde yükselen kule içinde ilahi bir konuma sahiptir. Ve denetmenin varlığı kuleyle bütünleşmiştir. Bugün ise gözetimin denetmeni –faili- belirsizdir. Mahkumlar ve denetmen arasındaki karşılıklı bağımlılık günümüzde sona ermiştir. Panoptikon şemasında her ne kadar denetmen kulede varlığını gösteriyor olsa da bazen mahkumla doğrudan bir ilişkiye de girmektedir. Ancak günümüzde failin tamamen görünmez olduğu söylenebilir. Fail denetim toplumunun dayattığı ilişkiler bütünü sonucunda belirsizleşmiş ve varlığına ihtiyaç kalmamıştır. İktidar ve politika mefhumlarının da giderek birbirinden ayrılmakta olduğu günümüz koşullarında ulus-devlet düzeyinde kalan politik etkinlik küresel dünyanın dolaşım ağı içerisinde anlamsızlaşmış ve küresel ilişkiler ağına katılan öznenin sorunlarından çok daha ayrıksı bir hal almıştır. Politik kontrol olmaksızın iktidar bir belirsizlik ve güvencesizlik kaynağına dönüşmüştür. Ekonomi politikasında değişim yapan bir hükümetin sonucu borsa gibi belirsizlik kaynağından bekliyor olması ve bu konuda elinin kolunun bağlı olması politika ile iktidarın nasıl ayrıştığının bir göstergesidir. Söz konusu bu yeni durumda giderek failsizleşen iktidarın vücut bulmuş hali diyebileceğimiz gözetiminde ulus-devletle birlikte ama onu aşarak bir işlev gördüğü açıktır. Gözetim artık son derece yerel kalan politikadan uzak bir zaman ve mekanda, küresel sınırların ötesinde, ağsal bir dolaşıma içkin evrensel bir “yok-yer”de ikamet eder. Disiplin ve güvenlik(düzenleme-denetim) paradigmalarının amorf bir hal alarak gözetimde bütünleşmesi bu durumun bir başka yansımasıdır. Günümüzde önceleri yalnızca disiplinci kurumların pratiği olan gözetim, mobese sistemiyle sokaklara da taşınmıştır. Hapishane, okul hayatı gibi süreçlerle disiplin sürecinden geçmesine rağmen norma aykırı davranış biçimlerinde bulunan kesimlerin yeniden disiplinci süreçlere sokulmasını ifade eden gözetimci bir iktidar pratiğiydi. Ancak mobese sistemiyle beraber denetime yakalanan yani norma aykırı davranış kalıpları içinde bulunan öznelerin yeniden disiplinci süreçlere gönderilmesine gerek kalmamıştır. Çünkü özneler zaten mobesenin gözetimi altında sürekli bir disiplin süreci içerisindedir. Mobese sistemiyle beraber sokaklar özneler arası şeffaf hapishanelere dönüşmüştür. Bu durum bir bakıma disiplinin terk edilerek güvenlik vurgusunun iktidar süreçlerinin öncelikli vurgusuna dönüşmesine neden olmaktadır. Artık güvenlik olgusu Minority Report(2002), Person of İnterest(2011) gibi film/roman ve dizilerde olduğu gibi geleceğe yönelik bir projeye dönüşmüştür. Söz konusu eserlerde gelecekte gerçekleşecek olayları tahmin edebilecek dijital teknik ve istatistiksel akıl yürütmenin geçerli olacağı -günümüzden bakınca pek yakın duran- bir gözetim hakikati içinde iktidar kendi çeperindeki muhtemel tüm yarıkları kapatmış durumdadır. Gözetimin bu güvenlikçi paranoyası içinde yaşadığımız koşulların Orwellci “Büyük Birader” metaforundan çok (Büyük Birader bir denetmen- fail olduğundan panoptiktir) Kafkaesk bir hakikatin parçası olduğumuzun göstergesidir.

    Artık gözetim belli bir fail tarafından uygulanan pratikler olmaktan çok tüm öznelerin sosyal medya ve güvenlik paranoyası gibi etmenlerle birbirlerine ve doğrudan kendi mevcudiyetlerine uyguladıkları bir ilişki biçimidir. Yani özne ve iktidar ayrımı ortadan kalkmış tüm özneler gözetim konusunda faile dönüşmüştür. Bu aynı zamanda failin ölümü anlamına da gelmektedir. Bireyselliğin giderek arttığı günümüz koşullarında gündelik sorunlarına politika aracılığıyla çözüm üretemeyen birey karşılaştığı küresel ölçekli sorunlara bireysel çözümler yoluyla cevap vermektedir. Burada söz konusu olan artık politikadan ayrışmış olan küresel iktidarın özneyle tam anlamıyla bütünleşmiş olmasıdır. Burada Bauman’ın “iki numaralı yönetim devrimi” olarak nitelediği durum açıklayıcı olacaktır. Şirket içi ilişkilerde yöneticinin peşindeki danışmanlar ordusunun sayısal olarak giderek arttığı günümüz koşullarında yönetenin sorumlulukları da yönetilenin omuzlarına yığılmış durumdadır. Haftada yedi gün, yirmi dört saatlik performans gözetimi altında yönetilen –çalışan- özneler varoluşlarını ortadan kaybolma özgürlüğüne sahip yönetenin-patronun- işlerini en hızlı şekilde bitirmeye indirgemektedir. Bu özneler panoptik kuleyi geçersiz kılacak şekilde kendi kendilerinin bekçisi olmak özelliğine sahiptir. Burada günümüz koşullarının dayattığı Foucaultcu anlamda yeni bir yönetimsellik pratiği karşımıza çıkar. Yönetimselliğin söz konusu yeni formu Foucault’nun eserlerinin temelini oluşturan ve “kültürel bilinçdışı”nı görünür kılmaya çalışan “kendi maduniyet sürecimize kendi çabamızla neden katıldığımız?” sorusunun işaret ettiği hakikatin radikalleşmesidir. Kurumsal disiplin pratiklerinin özneye dayattığı öz-disiplin artık kendini gerçekleştirmek için herhangi bir kurumsallığa ihtiyaç duymamaktadır. Bu Bauman için artık bir nevi “kendin-yap” disiplin modelidir. Bauman, Etienne de la Boetie’nin günümüz koşullarını gözlemleme şansına sahip olsa ünlü “gönüllü kölelik” deyimi yerine “kendin-yap köleliği”ni kullanacağını belirtir. Bu durum aynı zamanda bürokratik bakış açısının gündelik hayata postmodern bir formda eklemlendiğinin göstergesidir. Bauman’ın “kayıtsızlaştırma” (adiaphoriation) olarak kavramsallaştırdığı bir çeşit sinizm türü diyebileceğimiz olgu burada karşımıza çıkar. Gündelik hayatta artık sıklıkla duyduğumuz “bu benim yetki alanımda değil” ya da “bu benim sorunum değil” gibi cümleler özneyi kendi tekilliğinin dar sınırlarına hapseden ve sinik bir ben-merkezciliğe indirgeyen –kayıtsızlaştıran- yeni tip “kendin-yap köleliği”nin dışavurumudur. Gözetim de söz konusu yeni durumun koşullarına uyum sağlamış gözükmektedir. Artık özneler gözetimin hem faili hem de madunu konumundadırlar. Sosyal medyanın bir dayatması olarak teşhirci bir sapkınlıkla baştan çıkartılan özneler röntgenci bir hazcılık uğruna kendi mahremiyetlerini kendi elleriyle yok eden öznelere dönüşmüştür. Burada gözetimin de bir tür “kendin-yap” mantığıyla şekillendiği aşikâr… Artık Panoptik gözetim kulesinin yerini self-panoptisizmin aldığını söylemek hiç de yanlış olmaz…

Ban-Optikon-Sinoptikon ve Hazza Satılan Mahremiyet Olarak Self-Panoptisizm

    Sosyal medyanın gözetimin akışkanlaşması ve mahremiyetin kaybı gibi konulardaki etkisi tartışma götürmez bir hakikat olarak karşımızda... İnternetle beraber anonimliğin ölümü ve yaşanan mahremiyet kaybı gözetimin akışkanlaşmasında belirleyici nedenlerindendir. Özneler sosyal medyanın sunduğu harikalar diyarına karşı mahremiyetlerini feda eder konumdadırlar. Cemaat kavramının sosyal bilimlerdeki kullanımının yerine geçen “ağ” kavramı artık sosyal ilişkilerin çoktan elektronik ve siber ilişkilere dönüştüğünün kanıtıdır. Günümüzde sosyal medya kullanımı kişinin özgür seçimine bırakılmaktan öte iktidar dispositiflerince (Tertibatları) öznelerden adeta zorla talep edilmekte ve sosyalleşmenin bir ön şartı olarak sunulmaktadır. Yaygın hücreleşmenin sonucu yalnızlaşan özneler sosyal ve bireysel hazları uğruna kendi mahremiyetlerini kendi elleriyle gözetime sunmaktadır. Bu noktada kapitalizmin dayattığı rekabetçi zihniyetle güdülenen “görünür olma fetişizmi”nin etkisi de son derece açık… Görünür olma fetişiminin bir sonucu olarak bugünlerde çok popüler olan “selfie” olgusu self-panoptisizm vardığı son noktayı gözler önüne sermektedir. Sosyal medya teşhir ve röntgene dayanan ilişkiler bütünü olarak Slavoj Zizek’in de belirttiği gibi “bakılanla beraber bakanı da aynı nesneleşmeye tabi tutan” panoptik gözlemci-denetmeni sosyal alana yayarak her bir özneyi hem fail hem madun kılmak gibi bir etkiye sahiptir. Bir metaforla açıklayacak olursa Alfred Hitchcock’un “Rear Window”(1954) isimli filminde sakatlığı sürece elindeki dürbünle bir iç bahçeye açılan penceresinden bir eğlence olarak röntgencilik yapan Jefferies karakterinin gözlediği apartman dairelerinin sakinleri de –sosyal medyayla birlikte- artık kendi dürbünlerine sahip birer röntgenci durumundadır. Bu yeni düzende herkes hem gözleyen(röntgenci) hem de gözlenen(teşhirci) konumundadır.



    Artık sosyal medya görmezden gelinmeme, damgalanmama, ihmal ve terk edilmeme ve aslında tüm bunların ötesinde “dışlanmama” umudu olarak karşımızdadır. Yeni siber sosyal ilişkiler dışlanmamak için teşhiri zorunlu kılmıştır. Eski panoptik hapsedilme korkusunun yerini “dışlanma” korkusu almıştır. Eski panoptik “asla yalnız değilim” korkusunun yerini “asla yalnız olamama” durumu almıştır. Dışlanma korkusu teşhirin sapkın keyfiyle yok edilmiştir. Güvenlik politikaları adı altında güvensizliğin kamçılandığı günümüz koşullarında özneler dışlanmamak için dışlamalı özgürlük için hapsetmelidir. Sosyal medyanın girişiyle bozulmuş olan “Rear Window” senaryosunda her bir röntgenci güvenliğe aykırı herhangi bir durum için her an tetiktedir. Söz konusu güvenlik olgusunu anlayabilmemiz için gözetim konusunda panoptikona alternatif yeni açıklama girişimleri olan “sinoptikon” ve “ban-optikon” kavramları oldukça elverişli…

Thomas Mathiesen’in sinoptikon kavramı panoptik “azın çoğu izlemesi”nin yerine günümüzde kitle iletişim araçları, disiplinin tamamen içselleştirilmesi ve gözetimin akışkanlaşması sonucu “çokun azı izlediği” bir hakikati koyuyor. Sinoptikonun panoptik modelin kitle iletişim araçlarıyla girdiği ilişkilerin açığa çıkarılması için son derece önemli bir kavram olduğunu söyleyebiliriz. Sinoptikon Bauman’ın ifadesiyle basitçe bir “kendin-yap” panoptikonu, failinin her bir özne olduğu “gözetimsiz bir gözetim biçimi… Didier Bigo’nun Jean-Luc Nancy’nin Agamben’den devşirdiği “Ban” (yasak) fikriyle Foucault’nun optikonunu birleştirdiği ban-optikon kavramı ise sinoptik gözetmensiz gözetimin geçerli olduğu homojen- öz-disiplinli kitlenin kurulmasını sağlayan sanal-kültürel bir dışlama aracı… Ban-optikon kültüre içkin ve bir yönüyle “Minority Report” filmindeki gibi meydana gelmemiş ama meydana gelmesi muhtemel “sapma”ları belirler. Ban-optikon şemasının işlevi bir grubu ya da azınlığı –o azınlığın dispositifin belirlediği davranış kalıplarının dışında kalıpları deneyimlemesi ihtimalinden hareketle- istenmeyen toplumsal kesimler (özellikle göçmenler) olarak dıştalar. Ban-optikon toplumsal sınıflandırma yaparak istenmeyen kategorileri kurar. Soyut bir aygıt olarak ban-optikon antagonizma sayesinde kurduğu  “kendin-yap” gözetiminin geçerli olduğu (sinoptikonun geçerli olduğu) bölgelere yani topluma girişi korur. Ban-optikonu disipline edici değil güvenlikçi-denetimci itkiler yönlendirir. Ban-optikonun işlevi panoptik şemanın “içeride tutmak” mantığının karşısında “dışarıda tutulacak” kesimleri belirlemesidir. Metaforumuz üzerinden gidecek olursak ban-optikon, “Rear Window”un açıldığı ve herkesin herkesi röntgenleyerek gözetmensiz gözetimi geçerli kıldığı iç bahçeye girişi korur…

Akışkan Gözetimde Kaçış İmkan(sızlık)ları

Foucault’nun iktidarın her şeyi kapsadığı için değil, her yerden geldiği için iktidar olduğunu ifade edişi üzerinden yarım asra yakın bir süre geçti. Söz konusu olan iktidarın yalnızca kurumsal olmayıp özneye içkin, özneyi kuran ve şekillendiren bir süreç olduğuna, iktidarın kendini mikro örüntülerdeki ilişkiler üzerinden kurabildiğine yönelik açıklama biçimi günümüzde belki de hiç olmadığı kadar geçerli… Gözetimin günümüzdeki radikalleşmiş koşullarıyla karşılaştırıldığında Foucault’nun panoptikon şemasına atfettiği anlam “her şeyi kapsayan” iktidar hipotezi olarak eleştirdiği açıklama biçimine daha uygundur. İktidar bugün Foucault’nun tahmin edebileceğinden çok daha radikal bir noktada özneleri içselleştirmiştir. Öyle ki disiplin bir kendiliğindenliğe dönüştürülerek terk edilmiş yerini salt güvenlik-denetim almıştır… 



    Sosyal medya düşünüldüğünde Foucault’nun itiraf edimine atfettiği anlamdan bahsetmek yerinde olacaktır. Foucault için itiraf iktidarın başat özneleştirme pratiğidir.  Foucault itirafın doğruluğun kıstası olarak kabul edildiğini ifade etmiştir. Onun kast ettiği itiraf son derece mahrem bir şekilde bir rahibe ya da psikanaliste yapılan öznenin kişisel tarihindeki önemli bir bilginin gün yüzüne çıkmasıdır. Foucault itirafın Geleneksel toplumda dinsel arınmanın, modern toplumda ise kişisel sağlık ve refahın aracı olarak sunulduğunu ifade etmiştir. Günümüzde ise sosyal medyadaki itirafı değersizleştiren onu basit bir teşhirciliğin temeline alan hakikatimiz, itirafı siberleşen sosyal ilişkilere katılabilmenin giriş bileti olarak belirlemiştir.

    Panoptik günümüzde gözetim kulesini görünmez kılmayı başarabilmiş gözükmektedir. Öznelerin öz-disiplinli varoluşları, güvenliği ön plana çıkaran kaygıları ve sosyal medyadaki self-panoptisizmi “gözetmensiz gözetimi” mümkün kılmaktadır. Ve günümüzde cezanın yerine ödülü, normatif düzenlemelerin yerine baştan çıkartma ve ayartmayı, polisliğe karşı arzuları terbiyeyi öne çıkarıp bunu mümkün kılan iktidarda kaçış çizgileri yaratabilme konusu öznelerin kendi mikro-politik savaşımlarıyla mümkün olabilir. Ancak söz konusu olabilecek en ufak bir kaçış çizgisi dahi postmodernite tarafından kolayca baştan çıkartılabilir.  Bauman’ın “katı olan her şey akışkanlaşıyor” söyleminde gözden kaçan nokta akışkanlığın buharlaşmanın ön safhası olduğudur. Bu noktada beliren temel sorun gelecekte gerçekleşecek “buharlaşma”nın (çözülmenin) yalnızca yapının çözülmesi-çökmesi mi olacağı yoksa yapının toplumla beraber mi çökeceği sorunudur… Postmodernitenin kendi karşıt süreçlerini kendine mal edebilen ya da alt-kültürleştirip ehlileştirebilen yapısında iktidar çeperinde bir yarık açabilmek ancak tepkisellikten uzak bir yaratıcı siyasetle mümkün olabilir. Ancak bu siyasetinde kendi otoriterleşme ya da alt-kültürleşme potansiyeline karşı uyanık olması elzemdir. Bu yaratıcı siyaset “buharlaşma”nın mahiyetini (yalnızca yapının sonu mu, yoksa toplumun kıyameti mi?) belirleyecektir…

Çağrı Uluğer

Bu yazı Mesele dergisinin 89. sayısında yayınlanmıştır.